Francis Fukuyama, 1990’lı yıllarda “Tarihin Sonu” diye bir kitap yayımlamıştı. Yazar bu kitabında, 1989 yılında komünizmin yenilgiyi kabul ettiğini, 1992 yılında da Sovyetler Birliği'nin dağılmasını ve SSCB adının da Rusya olarak ilan edilmesini, kapitalizmin komünizmi mutlak bir zaferle yenerek rakipsiz kaldığını ve Hegelci anlayışla bu durumun tarihin sonunu getirdiğini söylemişti.
Katılırız veya katılmayız bu ayrı bir konu ancak yazar, kapitalizmden daha ötesi yoktur demeye getiriyor.
Şimdi salim bir kafa ile düşünelim; acaba kapitalizm sadece hâkim bir ekonomik ve politik sistem midir yoksa insanların giyim kuşamlarından nasıl düşüneceklerine kadar çok şeyi sessizce empoze eden bir ideoloji midir?
Biz buna; postmodern kapitalizm, ideolojilere ve büyük anlatılara inançsızlığı besleyerek gerçek bir politik çıkışı engelleyen bir yönlendirici diyemez miyiz?
Yine acaba kapitalizmin üstesinden gelmek için yeni bir sol veya yeni bir muhafazakâr hareket meydana gelemez mi?
Bu yeni sol veya yeni muhafazakârlığın, kapitalizmin yarattığı hoşnutsuzluklar üzerinden, yeni bir politik özne inşa etmesi mümkün olamaz mı?
Birçok düşünce insanı, 21. yüzyıl ücret asrı değil, emek-sermaye ortaklığı asrı olacaktır diyor. Buna ilişkin çokça uygulama ve çalışmayı da zaten görüyoruz.
Bu anlamda emek-sermaye ortaklığına yaygınlık kazandırarak işçi-işveren anlaşmazlığına son vermek mümkün olmaz mı? Hedef toplumun rahat ve huzuru ise elbette.
Bürokrasiyi azaltıp, denetimde işi bizzat yapanların rolünü artırmak mümkün olmaz mı?
Borç, faiz, zam, vergi ekonomisi yerine, üretime, istihdama, ihracata dayalı bir ekonomi modeli istemek az bir kitle hariç, toplum için daha faydalı değil midir? Kaynakların imtiyazlı holdinglere aktarılması yerine halka aktarılması, ailenin korunması, ahlaki ve manevi kalitesi yüksek bir neslin yetiştirilmesi için adım atılması sakıncalı mıdır acaba?
Günümüzde artık sağlık alanındaki birçok konunun uzmanı, akıl sağlığı (ruhsal) sorunların da tıbbi değil, siyasi ve toplumsal sorunlar olarak ele alınması gerektiğini söylüyor.
Acaba “kültürel kısırlığı” da aynı kapsamda düşünmenin ne zararı var?
1937 yılında kabul edilen Sovyet Anayasası’nda kolera ve dinle mücadelenin aynı paragraf diliminde yer aldığını unutmayalım.
Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin temel sorunu; cehalet, yokluk ve her türlü fikri ayrılık (tefrika) değil midir?
Mesela ilk maddenin “su” olduğunu söyleyen Thales, “ateş” olduğunu söyleyen Heraklitos, “hava” olduğunu söyleyen Anaksimenes, aynı özün üç ayrı boyutuna dikkat çekmiyorlar mıydı? Maturudi’nin de Eşari’nin de hedefi “tevhid” değil midir?
Batıda olup bitenler elbette önemlidir. Batı beşeri anlamda zengin ve anlamlı bir tecrübedir, buna yabancı kalamayız ama genel olarak bilime ve özellikle sosyal bilimlere bakacak olursak, Batılı sosyal bilimciler, kendi toplumlarında olup bitenlere bakıp, teorik ve doktriner kuramlara varmışlardır. Dolayısı ile Batı’nın “mutlak doğru” diye takdim ettiği bir çalışma dünyanın bütününe uyan bir kalıp diye kesin ve evrensel bir bilgi değildir. “Bir, batıya özgü bir gözleme ve tecrübeye dayalı bilgidir; iki beşeri hiçbir bilgi türü bizi kesin bilgiye götürmez.” Bilim değişkendir.
Hiçbir düşünce adamının veya bilim adamının bilgileri mutlak değildir.
Bunu böyle kabul etmek, eğer farklılıklara saygı duyuluyorsa, bu bir kazanç olur.
Eğer insan rüzgârın önünde sürüklenen bir güz yaprağı hükmünde ise, ahlaki ve hukuki sorumlu özne olmasının manası kalmaz.
İnsanın hedefi “nesne olmak” değil, “özne olmak” değil midir?
Peki, problem nedir?
“Siyaset ve düşünce üretemeyen toplumlar, üretilen siyasete ve düşüncelere uyum göstermek zorunda kalırlar.”
TUNCER SÖNMEZ
TECRÜBELİ BİR UYARI
AHMET VURAL
İNSANI SEVMEK
VAHİT DABAK
CUMHURİYET TARİHİNİN EFSANE SİYASET ADAMI TÜRK OCAĞI BAŞKANI
Av. İrfan SÖNMEZ
Yargıda yandaşlık
DR. İMBAT MUĞLU
Avrupa'nın Savunma Rüyası Çöküyor
EMRAL CÖMERT
MÜSLÜMAN YEİS’E DÜŞMEZ
MUSTAFA DOĞAN
DOSTLUK KAZANDI
YAVUZ GEZER
Su Bulunacak
Av. Mehmet AYTAÇ
TUTUKLAMA: CEZA DEĞİL, İSTİSNA
MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
MİNİK BİR YÜREKTEN BABAYA MEKTUP