“…Cumhuriyet Türkiye'sinin en ideal öğrencileri soruların cevaplarını bilen ancak kendileri soru sorma alışkanlığı edinmemiş kişiler olarak yetişmişlerdir.” Nitekim “Çıplak bir düşünme anını simgeleyen …Düşünen Adam (heykelinin) Türkiye’de bilinen en popüler kopyası bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunmaktadır.” tespitini paylaşıyor A. Kadıoğlu.
Türkiye'nin modernleşme sürecinin temel amacı makbul vatandaş marifetiyle iktidarların devamıdır. Makbul vatandaş kullanıldığı her yerde paradigmanın gönüllü dişlisi olan, emredileni yapan ve çok soru sormayan vatandaştır.
1793 yılında başlayan modernleşme çabalarının ismi 1920 yılından sonra Batılılaşma oldu. 1932 yılına kadar muasır medeniyet seviyesine çıkmak hedefi 1933 yılından sonra “muasır medeniyetin üstüne çıkmak” şeklinde revize edildi.
Türkiye’de başından bu yana makbul vatandaşın kimliğinin ne olacağına ilişkin ideolojik-politik bir çatışma, bir mücadele var ve bu mücadele bugün de yürürlüktedir.
Temel soru şudur; bu “makbul vatandaş”ın hangi donanımda olacağı bir egemenlik meselesi midir yoksa bir iktidar mücadelesi midir?
Yukarıdaki soruya cevap olmak anlamında, “Üniversiteler yalnız verili bilgilerin insanlara aktarıldığı yer değil, icatların ve mucitlerin ortaya çıkmasına zemin teşkil eden mekânlar olmalıdır” cümlesi bir anahtar olabilir.
Yaşanan hayatla üniversiteyi, reel ekonomi ile üniversiteyi hızlıca bir araya getirmek gerekir. Buna “üniversite-sanayici işbirliği” diyor uygulamacılar.
Günümüzde bütün dünyada üniversitelerin binaları koruma altında ve oraya izinsiz girilemiyor ama üniversite kampüsleri halka açık. Bizde de bu uygulama kısmen başladı.
Böylelikle üniversiteler sosyal çevreye etki eder, toplumun düşünce ve kültür yapıları değişir. Eğitim, sosyal etki ve ticaret yan yana olur. Kazan kazan formülü bu alanda çok rahat işler.
Bu paradigmayı Gazze olayında çok iyi yaşadık: Batılı üniversitelerde şahit olduğumuz olaylar, insanların fıtratı, sistematik yalan ve dezenformasyon gibi kötücül faaliyetlere karşı hemen haklı bir itiraz oluşturdu. Merhametli ve vicdanlı insanların isyanı, İsrail'e olduğu kadar medyada İsrail’i kayıran bozuk düzene karşı da bir eylem haline geldi.
Üniversitelerdeki Filistin yanlısı öğrencilerin boykot ve gösterileri bilhassa ABD’deki gelişmeler, bu ülkedeki üniversitelerin yarım asra yakın bir zamandır gerçekleştirmeye çalıştığı kölelik, sömürgecilik ve ırkçılık mirasını reddettiğinin açık beyanıdır.
Dünya düzeninin sahipleri ve İsrail zulmünü örtmeye çalışan uluslararası medya organları hakikatin gücü karşısında aciz kalmaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki Filistin devleti oylaması İsrail’e koşulsuz şartsız destek veren ABD’nin kararı ile veto edilirken küresel medya organları, Filistin’deki İsrail zulmünü en başta kendi ülkelerindeki insanlara dahi anlatamıyorlar.
Gelişmiş dünyada üniversiteler özerk ve büyük oranda da devlet üniversitesi değil. Yalnız bir fikri değil, binlerce fikri veya farklı anlayışı görüyor ve seçme yapıyor. Rodin'in yeri değiştirilmelidir zannederim.
1982 yılında kurulan YÖK, darbe mantığı ile 27 üniversiteyi, tek fikir üzerinden yönetmek üzere kurulmuştur. Şimdi üniversite sayısı 210’u aştı ve çeşitlendi. YÖK belki ideal kadro tahsisinde bir organizasyon sağlamalıdır ama yönetici seçmek yetkisi üniversitelerin kendilerinin olmalıdır. Üniversitenin sahibi akademisyenler ve öğrenciler olmalıdır.
Devlet parayı verdiği için, patron benim, emri de ben veririm diyor. Öyle ise üniversitelerin bütçeleri yeniden gözden geçirilmelidir. Kaldı ki üniversiteleri kamu teşekkülü gibi görmemek gerekir. Devleti korumakla, “devletçi olmak” oldukça farklı kavramlar değil midir?
Her ilde bir üniversite yapmak belki Batı düzeyinde diploma sayısı sağlıyor ama kaliteyi nereye koyacağız? Diplomanın bir ağırlığının olması gerekmez mi?
Mehmet Ocaktan, "Müslüman Sokağında Demokrasi Hayal mi?" isimli kitabında; İslam toplumlarında dini düşüncenin değişim hızının yavaşlığına dikkat çekiyor. "Bugün geldiğimiz noktanın özellikle Müslümanlar açısından hiç de iç açıcı olmadığını görmek mümkün. Maalesef İslam toplumlarında dini düşünce ile fikri faaliyetler her zaman aynı paralelde ve en azından belli bir uzlaşı zeminde ilerleyememişlerdir" diyor.
Spot bir çıkarım; “Kendilerini değiştiremeyenler toplumu değiştiremezler.”