Harput gazetemizin kıymetli okuyucuları; öncelikle belirtmek isterimki çağımızın görünmez, farkında olamadığımız bireysel olarak hayatımızı, ülke olarak geleceğini belirleyen en büyük etken ve hiçbir zaman sorgulamayı düşünmediğimiz bir mesele.
Akıl ve inanç... İnsanlık tarihinin en eski, en tatlı belalı ikilisi, biri bizi yere basan ayaklarımız yapar, diğeri ise gökyüzüne bakan gözlerimiz,bu ikisinin dengede olması ideal bir yapıdır, ama hayat her zaman bu ideallikte olmuyor.
Peki, bu ikiliden biri eksildiğinde veya birbirlerine tamamen zıt yönlere doğru koşmaya başladıklarında ne olur? Gelin bu felsefi ve psikolojik "çekişmeyi" birlikte ele alalım.
İki Kanatlı bir güç dengesi AKIL ve İNANÇ.
İnsan, sadece düşünen bir canlı olmadığı gibi, sadece inanan bir varlık da değildir. Bizler, rasyonel kararlar alan mantık makineleri ile anlam arayan manevi varlıkların birer karışımıyız. Tarih boyunca akıl ve inanç, genellikle birbirine zıt kutuplar gibi konumlandırılmıştır. Oysa bu iki kavram, insanı uçuran iki kanat gibidir. Kanatların biri kırıldığında ya da her biri farklı yöne çırpındığında, kaçınılmaz olarak yere çakılma tehlikesi baş gösterir.
Akıldan Yoksun Bir İnanç, Kör karanlık İnancın var olup aklın devre dışı kaldığı bir senaryo, insanı dogmatizmin ve fanatizmin kucağına iter. Akıl süzgecinden geçmeyen bir inanç, sorgulamayı günah; körü körüne itaati ise erdem sayar.
Sorgulama Yetisinin kaybı İnsan neden inandığını bilmeden inanmaya başlar, Akılcı bir eleştiri mekanizması olmayınca, inanç sömürüye son derece açık hale gelir.
Kendisinden olmayanı düşman görme ve dünyayı sadece "siyah-beyaz" olarak algılama eğilimi artar.
"Aklın yönetmediği bir inanç, rüzgârın önündeki kuru yaprak gibidir; nereye savrulacağını asla bilemezsiniz."
İnançtan Yoksun Bir Akıl, Soğuk Mekanik madalyonun diğer yüzünde ise aklın mutlak hâkim olduğu, ancak inancın (sadece dini anlamda değil; hayata, geleceğe, sevgiye veya bir amaca duyulan güven anlamında) tamamen yok sayıldığı bir durum vardır. Sadece soğuk mantıkla hareket eden bir insan, anlam krizinin eşiğindedir.
Her şeyi formüllerle ve fayda-zarar analiziyle açıklamak, hayatın gizemini ve şiirselliğini öldürür. "Her şey anlamsızdır" düşüncesi baskın gelir.
Aşırı Şüphecilik Güven duygusunun (inancın temelidir) yokluğu, insanı derin bir yalnızlığa ve sürekli bir teyit etme çılgınlığına sürükler.
Mekanikleşme İnsani değerler yerini katı faydacılığa bırakır; empati ve fedakârlık gibi rasyonel olmayan ama insanı insan yapan kavramlar önemini yitirir.
Tersine Hareket Akıl ve İnancın Savaşı, En büyük kaos ise bu ikisinin birbirini tamamlamak yerine, birbirini yok etmek üzere ters yönlere hareket etmesiyle başlar. Biri "doğru" derken diğerinin "yanlış" demesi, insan zihninde derin bir yarılma ve çelişki yaratır.
Bu zıt yönlü hareket toplumda ve bireyde şunları doğurur birey, mantığının "yanlış" dediği bir şeye kalben inanmaya devam ettiğinde veya tam tersi durumda sürekli bir vicdan azabı ve huzursuzluk yaşar.
Kültürel Kutuplaşma toplumsal düzeyde, kendisini sadece "akılcı" olarak tanımlayanlar ile "inançlı" olarak tanımlayanlar arasında aşılmaz duvarlar örülür, ortak bir zemin kalmaz.
İlerlemenin Durması Bilim (akıl) ile ahlak/değerler (inanç/güven) çatıştığında, insanlık teknolojik olarak gelişse bile ahlaki olarak geriler. Atom bombasını bulan akıldır, ancak onu kullanmamayı fısıldayacak olan insani değer ve inanç sistemleridir.
Bütün kadim dinler sistemlerinin içinde sorgulamaya önemli bir yer verirken, mistik yapılar içerisinde aklın ikinci plana atılması ya da yok sayılması o dinin yasa koyucusuna şirk ve inkardır, örnek olarak Kuranı Kerimde birçok ayette “siz hiç düşünmez misiniz” cümlesini yok saymadır, inancının ve maalesef insanlığın katlini ortaya çıkarır.
Sonuç olarak, akıl ve inanç birbirini yok etmesi gereken iki düşman değil, birbirini denetleyen iki dosttur. Akıl, inancı hurafelerden ve fanatizmden koruyan bir kalkan, inanç ise aklı kibirden, anlam arayışındaki yalnızlıktan ve soğuk bir makineye dönüşmekten kurtaran bir pusuladır. Bu ikisinin birbirine ters hareket etmesi insanı kendi içinde bir iç savaşa sürükler, Huzur ve gelişim, ancak aklın ışığında aydınlanan bir inançla ve inancın şefkatiyle yumuşamış bir akılla mümkündür.
Sizce modern dünyada hangisinin eksikliğini daha çok yaşıyoruz; aklın soğukkanlı mantığının mı, yoksa bizi bir arada tutan o samimi inancın ve güvenin mi?
SELAM ve SAYGILARIMLA.
