İnsanoğlu bazen yaşadığı bir olayın yıllar yılı etkisinde kalıyor.
O tecrübe bazen kendisine yol gösterirken bazen de o hadiseyi hatırladıkça içinden bir şeyler kopuveriyor.
Hayatım boyunca gazetelerde köşe yazmak en büyük hayalimdi. Köşe yazısı demeyim de amatörce yazdığım şiir ve yazılar gazetelerde yayınlanınca dünyalar benim olurdu.
80 yaşına geldim hala da öyleyim.
Sanıyorum 1960’lı yılların başıydı. Uluova Gazetesinde “Milli Duygularımız” başlığı altında bir yazı yazmıştım.
O tarihlerde milli bayramlarda şehrin muhtelif yerlerine sivil toplum kuruluşları tarafından TAK’lar kurulurdu.
Bu TAK’lar üzerinde Atatürk’ün vecize sözleri, resimleri yer alır şanlı bayrağımızla süslenirdi.
İsmet Paşa İlkokulu önünde böyle TAK kurulmuştu. Ancak TAK’ın üzerindeki şanlı bayrağımız yer yer parelenmiş dilim varmıyor ama rengini kaybedecek derecede solmuştu, kirlenmişti.
Bende o zaman “Milli Duygularımız” başlığı altında bir yazı kaleme almış bu TAK’ın bakımsızlığını, yüce bayrağımıza yapılan saygısızlığı dile getirmiştim.
Zülfü yâre dokunmuş olacağım ki Kültür Mahallesindeki ikamet ettiğim eve bir gece bekçisi geldi ve beni karakola götürdü.
Sorgusuz sualsiz nezarete attılar. Birkaç saat orada kaldım. Gece yarısına doğru beni sorguya aldılar ama sorguya almadan önce “Milliyetçilik sana mı kaldı ulan zibidi” diyerek eşek sudan gelinceye kadar dövdüler.
O sırada içeri bir gece bekçisi girdi ve bana “Uzat elini” deyince gayri ihtiyari elimi uzattım öyle bir cop vurdu ki başımda şimşekler çaktı.
Her şeyi kabullendim de bekçi babanın beni copladığını bir türlü kabul edemedim.
Sahi bekçi baba niye beni dövdü?
İşte bu sorunun cevabını bu yaşıma kadar bulamadım.
Sabaha karşı karakol yetkilisi “Seni bir daha gözüm görmesin” diyerek beni azat etti.
Rahmetli Aydın Meral kardeşimin de bu olayda haberi vardı. Yıllar sonra sürekli bir araya geldiğimizde bu konuyu konuşur “Şükrü Bey istersen o gazeteyi buldurayım” derdi de kabul etmezdim.
Yaramı tazeleme be üstadım derdim.
GAZETECİNİN KADERİ
Gazetecilik merakım 1960’lı yıllarda başlamıştı.
Beşkardeşlerin ilk blokunda bodrum katta “Son Söz” adında bir gazete vardı. Sahibi yanılmıyorsam Bingöllü idi.
Bunun yanında Uluova ve Turan Gazetelerinde de onlarca yazı ve şiirlerim yayınlandı.
Yazılarım yayınlanınca dünyalar benim olurdu.
Aradan altmış sene gibi kocaman bir süre geçti. Bu hevesim asla eksilmedi. Onlarca gazetede, onlarca dergilerde yazılarım ve şiirlerim yayınlandı.
Hastalığım halinde bile köşemi boş bırakmamaya özen gösteriyorum.
Yayınlanan köşe yazılarımın sayısı beş binin çok çok üzerindedir.
Bu yazılarımın hiç birinde mesnetsiz bir yazı yoktur. Hepsinin doğruluğu kanıtlanmıştır.
Buna rağmen yazdığım zülfüyâra dokunan yazılarımdan ötürü bazı gazetelerden de kovuldum.
Yine de pes etmedim.
Elim kalem tuttukça yazacağım inşallah.
Keşke siyasilerimizin dilinden düşürmediği “Fikir ve basın özgürlüğü” her zaman geçerli olsa.
Ve bu ülkede herkes görevini yapsa. Hiçbir gece bekçisi hiçbir gazeteciye “Uzat elini” demese…
Gazeteci yalan yanlış bilgiler vermedikçe, kimselere iftira ve hakaret etmedikçe, ülkesinin birlik ve beraberliğini savunduğu müddetçe fikri hür, zikri hür gazetecilerden olsa.
Yazdığı yazılardan ötürü “Başıma ne gelir?” korkusundan uzak olsa diyeceğim ama günümüzde bu mümkün değil.
Çünkü doğrular insanların kabullenebileceği bir şey değildir.
Nihayetinde atalarımız “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü de boş yere söylenmemiştir.
Bizde dokuz köyden olmasa da üç beş köyden kovulduk.
Bu kovulmalarım benim için bir utanç vesilesi değil göğsüme takabileceğim bir onur vesikasıdır.
*
Değerli okurlarım;
10 Eylül benim doğum günüm bu gün 81 yaşımı bitirdim 82 yaşına girdim. Bu ömür güzergâhımda bu kadar “U” dönüşü yapan gerilere giden bir yönetim görmedim. Hayatımızda üç “Y”ler yer aldı. Yani yalanlar, yani yolsuzluklar yani yasaklar bu üçü de günümüzde zirve yaptı. Doğrulara eğitime, öğretime, adalete ve yeniliklere, cumhuriyetimizin temel ilkelerine hasret kaldık. Allah sonumuzu hayreylesin.
*///*