Bu bir halk deyimidir, çürümüşlüğün, yozlaşmışlığın yukarıdan aşağıya doğru olduğunu anlatır.
Fon soygunu bu vecizenin ete kemiğe bürünmüş bir halidir. Adalet mekanizması herkese aynı mesafede olsa, hukuk işlese muhtemelen bu soygun olmazdı?Yargının bazıları için caydırıcılığını kaybettiği yerlerde böyle olaylar kaçınılmazdır.
Son yıllarda tartışılan olaylara bakınız, hangisinin hesabı sorulabildi? "17/25 Aralık" kumpas denilerek kapatıldı.
Melih Gökçek'le ilgili Mansur Yavaş'ın savcılığa sunduğu dosyaların hiç biri soruşturulmadı. Hiç biri kovuşturmaya dönmedi.
Deniz Feneri davası Almanya'da ceza alırken, Türkiye'de soruşturan savcılar cezalandırıldı.
Yunus Emre Vakfı davasında tutuklu olan eski başkan Şeref Ateş geçtiğimiz günlerde tahliye edildi. Milyonların, milyarların iç edildiği davada tek bir tutuklu kalmadı.
Bu ve benzeri davaların üzerine ciddiyetle gidilmemesi iktidara yakın çevrelerde "cezasızlık" algısını güçlendirdi. "Ne yaparsak yapalım yanımıza kar kalır," düşüncesi her türlü hukuksuzluğun dinamosu oldu.
Şimdi "Reis el koydu, gereği yapılacak,"deniliyor. Amaç soyguncuları cezalandırmak değil, Reis'i korumak, bu olaydan en az hasarla çıkmasını temin etmek. Yani ortada bir hak ve adalet hassasiyeti yok, iktidarı kaybetme korkusu var.
Tek adam düzenlerinde her şeyin sorumlusu tek adamdır. Kurumlar ona bağlıdır, bürokrasi ona bakar,kimse ona rağmen insiyatif kullanamaz.Tedbir alma, sistemin açıklarını kapatma görevi herkesten önce ona düşer. Topluma adalete güven aşılamak onun görevidir.Bu konuda yeterli duyarlılığın gösterildiği söylenebilir mi? Yargı muhalefet mensuplarını giyotin gibi keserken, aynı hukuksuzlukları yapan iktidar çevrelerini görmüyor. Gazali, "toplum liderlerin dini üzerinedir," der. Yani yukarısı nasılsa aşağısı da öyle olur. Bununla yukarısı yolsuzluk yapıyor veya ondan güç alıyorlar demiyorum. Yeterli duyarlılığın gösterilmediğini, zamanında tedbir alınmadığını bunun da içinde -hırsızlık mikrobu- taşıyanları cesaretlendirdiğini söylüyorum. Bundan sonra gerekli tedbirler alınır mı, emin değilim. Tedbir için bu işlere, -seçime etkileri- açısından değil,hak ve adalet penceresinden bakmak, adalet gerçekleşsin isterse kıyamet kopsun," şuuru ile üzerine gitmek lazım. Skandaldan sonraki tepkilere bakıldığında böyle bir duyarlılık göremiyorsunuz. Kimi "F.Betül Sayan'ın haberi yok, kocası yapmış," diyor,kimi Ahmet Akgündüz gibi topu ABD-İsrail operasyonu olarak lanse etmeye çalışıyor. Halbuki düne kadar Trump'ın övgülerinden hepsinin içinin yağları eriyordu. Açıktır ki,bu dış güçlerin değil, para kazanmak için her yolu mübah gören, iktidarın kendilerini görmezden geleceğinden cesaret alan iç güçlerin işi. Bazıları da olaya "oy kaybederiz" perspektifinden yaklaştı. Yani aslında oy kaybettirmiyorsa mesele yok demeye getirdiler. Ölçü, hak ve hakikat değil, seçim sonuçlarına nasıl tesir edeceği oldu. Bu yaklaşımlardan adalet beklenebilir mi? Hayrettin Karaman'ın şu fetvasını hatırlayın:" İktidara zarar verecekse haksızlık ve yanlışlardan şikayetle doğruları söylemek caizdir diyemem." Oysa şanlı Peygamber; "Haksızlık karşısında susan dilsiz, şeytandır,"diyordu. İktidarda kalmak uğruna dini bile eğip büktüler.Bu işlerin bitmesi için, önce bu sakat din, siyaset ve adalet anlayışının değişmesi gerekir. Bu olmadıkça, fıtratında hırsızlık olanları durdurmak mümkün olmayacaktır.